KIRKLI YILLARDA YELEK’TEN ÇİZGİLER

  • Yazının Tarihi: 28 Kasım 2020
  • Yazar: RUHİ SOYLAMIŞ
  • Yazarın bu yazısı 1389 defa okundu.
  • Bu Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Ruhi SOYLAMIŞ’ın Dikkatine

KIRKLI YILARIN YELEK’ inden ÇİZGİLER

Elvan ATAY

Karşımda büyük. Bir tablo. Büyük bir köy İç Anadolu’ya özgü kavak ve söğüt ağaçları arasına sıkışmış çatılı evler. Üç yol çıkıyor köyden. Soldaki Çalpınarına, ortadaki, Topaktaştan Örenyerine, Sağdaki Beypınarına gidiyor. Gerilerde ağaca hasret şimdilerde koyun kuzu sürülerine de hasret bizim tepeler. Görülenler yabancım değil. Bu köy benim köyüm, bu köy Yelek! Elli yıldır unutamadığını, dağına taşına hasret kaldığını Yelek!

Şimdi neyi yazıp neyi yazmayacağımı sıralamadan yüreğimden akan hüzünleri, anıları saptamak amacıyla oturdum masa başına.

Altmış sene geriye dönüp de baktığımda Yelek’e özgü en soylu geleneğin konukseverlik olduğunu görüyorum. Hirfanlı Barajı henüz yapılmamıştı, ötegeçe’nin Kürtleri, ırmak boyundaki Türkmen köyleri alış veriş amacıyla Kaman pazarı için salı günü yola çıkarlar, akşama bizim köyün odalarında konaklarlardı. Tanımadığımız, adını sanını bilmediğimiz bu yolcular, babam Abdurrahman Kâ’nın, (Abdurahman ATAY) Topal İbiş’in, Topal İbrahim’in, (İbrahim DEMİRHAN) Kamber Kâ’ların SakaLıların odalarında ağırlanrlardı. Gece saat 24’de de gelseler atlarına, eşeklerine yem verilir, kendilerine kesinlikle yemek hazırlanır, yataklar açılırdı. Onlar Tanrı misafiriydiler, onları kabul etmemek olmazdı. O hane sahipleri ne kutlu insanlardı. Hepsine de rahmetler olsun.

Bir hayli uzun süren kış mevsimlerinde bilmediğimiz yerlerden, tanımadığımız garip insanlar da kalırdı bu odalarda. Bunlardan bazıları tarikat ehli olmalı ki, cemaatin ortasına oturur, onlara “Hû” çektirirdi. Lamba kısılır hafiften başlayan “Allah Allah” sesleri giderek hızlanır sona doğru beti benzi solmuş kişiler hıçkıra hiçkıra ağlarlardı. Bu ritüelden bir şey anlamayan biz çocuklar, merakla onları izlerdik. Rahmetli Cin Bekir’in Nuru (Nuri KARAÇOBAN) Amca pek coşardı. Demircilik yapan bu kişi akkor halindeki demiri avuçlar, eli yanmazdı. Bu nedenle köylümüz Nuru amca’ya “ermiş insan” gözüyle bakardı. (Oğulları Duran Amca Mustafa) 

Köy odalarımızın gediklisi bir ALO vardı. Köyün gençleri ona takılır büyüklerimiz buna engel olurlardı. Fakat o Alo’ya çok çektirdi, bizim köyün gençleri. Sonra kayboldu, gelmez oldu odalara.

O uzun kış gecelerinle kahveye gitmeyen yetişkin erkekler, gelirdi köy odalarına. Günün konuları konuşulur, çoğu zaman da hiç bir şey konuşulmaz uzun uzun susulurdu. Çanakkale’ye Sakarya’ya esirliğe dair anıların anlatıldığı zamanlar da olurdu. Topal Şevket, Battaların Duran Amca (Duran SATILMIŞ), Rahmetli Niyazi SOYLAMIŞ’ın babası Duran SOYLAMIŞ (2 yıl Yunanistan da esir kalmıştır, esir kampının komutanının oğlu da Kırşehir’de esir imiş, komutan Duran SOYLAMIŞ’a senin babana mektup yazalım semin baban benim oğluma yardım etsin ben de sana yardım edeyim demiş, Duran SOYLAMIŞ’ın babası Hüseyin kocya mektup yazıyorlar. Hüseyin koca ben o gavurun oğluna yardım etmem diyerek yardım etmemiştir) amca savaşlara katılmış anlı şanlı gazilerimizdi. Ruhları Şad olsun!

O yıllar, İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Almanlar Yunanistan’a saldırmış, Türkiye’ye de saldıracağı söylenirdi. Bunları Hatıpların radyosundan dinler, geceleri evlerde ışık yakmazdık. Resmen karartma geceleri yaşardık. Bizim kuşağın çocukluk yılları İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastladığı için çok yoksulluk çektik. Eğer çarşamba günleri babalarımız Kaman pazarından bir somun getirmişse eve, düğün bayram ederdik.

Kırkı yıllara ait bir anı : Yelek’te okul yoktu, şimdiki caminin oralarda bir oda okul görevini yapardı Üçüncü sınıfa kadar okunur, ilkokul bitirilmiş sayılırdı. Köy enstitüsü yılları; Her köy keni okulunu kendi yapacaktı. Bunun için de her aileden bir kişi okul inşaatında çalışacaktı. Bu bizim köylülere çok ağır geldi. Kötü olaylar yaşandı fakat devlet haklıydı. Devlet yoksuldu, okul yapacak takati yoktu her köye. Şimdi düşünüyorum da o zorlama olmasaydı bugünkü okur yazarlık olur muydu Yelek’te? Bir Sıddık GÖNÇ, Bir Hüseyin DEMİRHAN bir Ömer KULAKSIZ bir Sıddık MARAŞ bir Kasım KULAKSIZ  arkadan gelen yüzlerce aydın kişi olur muydu?

Köyün tek okur yazarı ırzakâlar’ın Mustafa Amca’ydı (Mustafa KULAKSIZ) mektupları o yazar muhtarlara kâtiplik yapardı. Bir dükkanı vardı, sadece çarşamba günleri öğleden sonra açardı o dükkanı. Zekiydi, espiriliydi, babamla arkadaştı, ben de oğlu Paşa ile arkadaştım Nur içinde yatsın Mustafa Amca.

Şimdi merak ediyorum : Acaba kış gecelerinde saya gezmeleri yapılıyor mu? Düğünlerde deve donatması yapılıyor, orta oyunları oynanıyor, halaylar çekiliyor mu yine? Bunların yapılmadığını biliyor, bizi biz yapan o geleneklerin unutulmaması gerektiğine öyle inanıyorum ki,,,…O geleneklerin uygulanmasında Karaağızlarm Abidin, (Abitin SATILMIŞ)  Hacı Kasım, (Kasım DEMİRHAN) Şıngıların Ali, (Ali KULFER) eniştem Kozanlıların Beşir (Beşir KOZAN) çok becerikliydiler. Eğer ellerinden tutanlar olsaydılar şimdi hepsi ünlü birer balet, aktör olurlardı.

Düğünlerin son günlerinde gelin evinin önünde bir Cezayir havası çalardı ki, değil büyükleri, biz çocukları dahi ağlatırdı davul zurna ile çalınan o ağıt.

Ey 1960’tan sonra doğan Yelekliler; size bir sorum olacak: Siz çetene nedir bilir inisiniz? Kuzuların analarına meleyerek saldırmalarına tanıklık ettiniz mi? Bize ve bizden önceki kuşağı mal davar sevgisini aşılayan o çetenelerdeki kuzulardı, onların köme doğru seyirtişleriydi. Peki sizin bebelere hayvan sevgisi neyle aşılanacak? Sevgisiz insan düşüne biliyor musunuz siz?

Bizim kuşak-tabi bizden öncekiler de-yaz bahar aylarında yedi sekiz yaşlarında kuzuların, koyunların peşinde, öküzlerin ardında Yanıaç’a, Taşın içine, Yurtlak’a, Kağnı yoluna, çağlağan’a çıktık, Doğa ile tanıştık, börtü böceği oralarda tamdık. Ciyalık’ın taşında Doydu’nun düzünde işin bilincinde olmadan eğitildik. O nedenle acıya, yalnızlığa dayanıklıdır bizim kuşak.

Yurtlak’ta birkaç meydan savaşına (!) tanıklık ettik biz. Parsalılar bizim, biz onların gelmesini istemezdik oraya. Parsalı bir çoban, Hilallardan bir Karadayı vardı; ona uzun kamasıyla saldırdı. Öbür yanda da taşlaşmalar oluyordu. Birden bir mavzer sesi geldi. Parsalılar kaçıştılar dağın öte yüzüne. Mavzeri ateşleyen rahmetli Memili’ydi. Zaferi kazanmamızı sağlamıştı. Nur içinde yat  Memili amca.

Köye uğradıkça çıkıyorum Yurtlak’a. Ne koyunlar var ne kuzular. Ne harmanlar var ne de öşür almaya gelen devlet görevlileri. Ne çocuk çığlıkları var ne de Kayserili Celebçiler… Sevinçler, üzüntüler, sıcaklar, soğuklar, dövüşler, kavgalar ve en yamanı doğa ile cebelleşmelerden sonra ancak karnını doyuracak bir ceçle köye dönen, buna bile “şükür” diyen yanık yüzlü Yelek köylüler de yok.

Biz çobanlık yapan çocuklar çarşamba günleri Yapı, Kağnı yolu, Kavak, Kanlo taraflarına giderdik daha çok. Öğleleri andığım yerlerdeki çeşmelerin başında azıklarımızı yer, Türkmen yolundan gelenlerle konuşurduk. Onlar eşeklerinden iner kana kanan su içerlerdi gürül gürül akan çeşmelerden. 2006 yazında o çeşmelerin başına gittim. Türkmen yoluna gittim çeşmeler akmıyor, çeşmeler susuz. Çeşmeler ağlıyor susuzluktan, oysaki o suların çekilmediği mutlu yıllarda şu kara taştan yapılmış KANLO’NUN çeşmesi kaç yanık dudakları ıslatmış, şu Kavak’ın canım mermer çeşmesi kaç kuruyan gözleri ıslatmış, yapanlara ne hayır dualar ettirmişti kim bilir… Yok, ne çeşmelerde su, ne de Türkmen yolunun pazarcıları. Oysa ki Kaman pazarından güneydeki Türkmen köylerine ne sevinçler taşımıştı bu yollar.

Köyüniçi vardı (şimdi oraya çarşımı deniyor?) yazları Demirci Yusuf’un dükkanı, Bülbül Haydar emminin kahvesi sürekli açık olurdu. Çok yaşlılar, o gün her nasılsa işe gitmemiş birkaç kişi kahvenin önünde otururlardı. Rahmetli Kara Saddık çevresindekileri hafiften alaya alır, kıs kes güler, siyah ağızlığıyla tütününü tüttürürdü. Hatıpların Abdurrahman emmi her kese tepeden bakar, pek gülmezdi. Haydar emmi hiç kızmaz, ağır ağır konuşur her kese hizmet ederdi. Az kahrını, çekmedi köyün Haydar emmi, rahmetler olsun hepsine…

Bir garip olay :  Grolar’ın Bayram’ın babası. Kamyon üstünde. Anakara’dan geliyor. Yeni aldığı başındaki fötr şapka rüzgârdan yola uçuyor, onu almak için atlayan o rahmetli de uçuyor yola. Köyün ilk trafik kazası böyle olmuştu.

İlk traktörün gelmesi bir olaydı. Kadın erkek traktörün arkasından Habiblerin bele kadar gitmişlerdi.

Savcılı da karakol vardı. Oraya kadar telefon direkleri dikildi. Köy bunu kabullenemedi, ellerinde sırıklarla tellerde sesler çıkartır, onları koparırlardı.

Atmışlı yıllara kadar köyde iman yoktu. Cücamarlardan (Yusuf Hoca, Hasan Hoca) bazı amcalar ya da sadece ramazan için tutulan kişilerdi dinsel yaşamı yaşatan. Şimdi düşünüyorum da yalın bir din anlayışına sahiptiler. Yobazlık yoktu. Uzak tarlalardan cuma namazına gelenler olduğu gibi, mevsimler boyu hiç durmadan çalışan, çalışmayı ibadet haline getirmiş bir Haydar emmi, kardeşi Akif emmi, (Akif ATAY), babam (Abdurrahman ATAY) cuma namazlarına da gelmezlerdi. Hiç kimsede onlara dini baskı yapmazdı. Fakat ne inançtır ki ALADERENİN KIRALI Topal Mahmut, ayağını sürükleye sürükleye cuma namazına gelir, öğleden sonra da tekrar Aladere’ye dönerdi. Rahmetler olsun hepsine. Şimdi onlarda yok. Olmayan sadece bunlar mı ki? Bilmem bilir misiniz, bir Memişlerin Rıza emmi (Rıza SATILMIŞ) vardı. İddia uğruna GALATA KÖPRÜSÜ’NÜN KORKULUKLARINDAN (dört parmak genişliğinde bir demir) koşarak geçtiği söylenirdi. Şimdi o da yok. Aladere yollarında. Onların bir ekibi vardı. Daha bahar bile gelmeden parke taşı yapmaya giderlerdi uzak diyarlara, Durmadan sağa sola koşan, sürekli bağıran Rıza emmi soyun kalmamış köyde Ankara’ya göçmüşler. Bağın bostanın da el değiştirmiş şimdi. Yok, ne bağ damın kalmış ne de Maddi, ne dezavallı perişan süt anam TITI Karaağızlardan bir Çolak vardı; biz de çobanlık yapardı. Bana okumaya öğreten odur. Aşık olduğu uzak akrabalarından biri için “AG GELİN…” türküsünü pek yanık söylerdi. Bizim odada Kerem ile Aslı hikayesini birkaç defa okumuş beni edebiyata yöneltmişti. Ruhu şad olsun. Bir destan anlatılışıydı o.

Yelek, çevre köylere hele Müderrise, Savcılı’ya göre çok dürüst bir köydü. Ne onlar gibi yazı yabandaki çobanları, çocukları soyar ne de birbirleriyle kavga ederlerdi. Ama yaptıkları eşkıyalıkları (doğru yanlış bilemem) ballandıra ballandıra anlatan bir Yetim Halil! amıca, bîr Ceddenlerin  Abidin bizim köylüydü. Merak eden gençler olursa yaşlılardan bu tipik köylülerimizi öğrenebilirler.

Yelek yerleşimiyle araştırma yapıyorum şu anda, yerleşim dört yüz seneye kadar gidiyor. Halkı Türkmen değil. Birkaç aile var yerli olmayan. Sonuca ulaşırsam bu siteye yazarım.

Geçen yaz köye uğradım. Sevgili Recep Ağabey ve Şeref başkanla görüştüm. Gelişmeleri gördüm, dinledim, mutlu oldum. Köye hiçbir katkım olamadı üzüldüm. Çok istediğim halde Köyün içine, çıkamadım. Oysa ki bir Hacı Kasımı, bir Seyfalı’yı çok görmek istiyordum. Bir Ömer Kulaksız’dan, bir Hüseyin Demirhan’dan bir Sıdık Maraş’tan haberler almak istiyordum.

Ey köyümün büyükleri, ey gelmişleri geçmişleri, ey yaban ellerindeki yiğenlerim, arkadaşlarını hepinizi zihnime bir mıh gibi yerleştirmişim, unutamadım, unutamam sizleri hepinize selamlar olsun, göçenlere rahmetler… 03/09/2007

                                            Elvan ATAY

                Ahmetkalerin Abdurrahman ATAY Oğlu

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın

VEFAT HABERLERİ

TAKVİM

Temmuz 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031