İLK KAHVEHANENİN AÇILIŞI VE KAHVEHANELERİMİZ

  • Yazının Tarihi: 7 Haziran 2014
  • Yazar:
  • Yazarın bu yazısı 1583 defa okundu.
  • Bu Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

“Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül bir dost ister kahve bahane”

“Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır”.
Yurdumuzda binlerce kahvehane bulunmaktadır. Bu kahvehaneler, insanların toplandıkları, dinlenip eğlendikleri, çeşitli sorunların tartışıldığı ve bir bakıma eski köy odaları işlevini görmektedir. İlk bakışta tembelhane gibi görünse de, insanların, özellikle köy ve kasabalarda sosyal ilişkilerini sağladıkları bir sosyal kurum niteliği görünümünde; nice nutukların atıldığı, siyasal toplantı ve kongrelerin, gösterilerin yapıldığı yerlerdir.
Ancak, içilen sigara ile tüm kahvehaneler adeta bir akciğer kanser üretim merkezi gibi idi. Fakat son çıkan yasa ile birlikte Avrupa’nın bütün ülkelerinde kahvehaneler dâhil, tüm kapalı alanlarda sigara içimi yasaklanıyor. Kahvehane gibi kapalı alanlarda sigara içenlere her yıl değişen oranlarda, yere izmarit atanlara para cezası verilmeğe başlandı.

Osmanlı devrinde kahvehaneler, ruhsatları (okumahaneler) olarak verildiğinden, ana işlevine dönmeli, insanlar orada yiyip içerken, gazete ve kitap okuduğu kültür yuvası olmalıdır

Bu yazımızda kahvehanelerle ilgili bir araştırmamızı sunuyoruz.
İLK KAHVEHANE:
1543 yılında gemilerle İstanbul’a ilk kahve getirildi ve İstanbul’luların damağı yeni bir zevk tattı. Olay İstanbul’da ayrı bir heyecan yarattı, birtakım hocalar softalar Yemen de yetiştirilip peygamberin bile içtiği kahveye haramdır diyerek tepki gösterdiler. Aklı başında bilginlerden sayılan devrin Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi şöyle bir fetva çıkardı:

Kömür oluncaya kadar kavrulup yakılan nesnenin yeme içmesi caiz değildir. Toplulukta içilmesi de Hıristiyanlara benzemektedir. Şeriata uygun değildir ve sözü edilen maddelerin zorla tutulup alıkonulması ve yok edilmesi gerekir. Hatta öylesine bir uygulama yaptırdı ki kahve getiren gemileri yükleriyle birlikte İstanbul limanlarında batırttı. Osmanlıda her yeniliğe karşı buna benzer tepkiler görülmüş, çoğunlukla din öne sürülüp, “haram, günah” diye karşı çıkılmış.
İstanbul un 1453 yılında Türkler tarafından alınması ile Türkler, İstanbul un Galata da yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi’lerden içki içmeyi, genelevini, Müslüman Türklerin pek bilmediği eğlence sefahat yaşamını da tanıdılar. İstanbul’un Kâğıthane gibi dere kenarındaki mümbit, verimli arazilerinde yerli azınlıkların şarap yaptığı üzüm bağları, şarap imalathaneleri vardı. Türkler de bu içki âlemlerine yavaş yavaş alışmaya başlayınca, 1512-1520 yılları arasında içki kullanımının serbest bırakılmasıyla, İstanbul da meyhanelerin açılmasına resmen izin verilir. Balıkpazarı, Zindankapı, Asmaaltı, Ketenciler, Mahmutpaşa, Tavukpazarı, Gedikpaşa, Yenikapı, Kumkapı, Samatya, Langa, Balat, Yedikule, Galata, Beyoğlu, Kadıköy meyhaneleri ile ün kazanır.
H 962 M 1554 yılında El-Hâkim adlı biri Halep’ten, Şemsi adlı biri de Şam’dan İstanbul’a kahve getirmişler, Tahtakale’de bir küçük dükkân açıp kahveyi pişirerek halka satmaya başlamışlardı.
Türk tarihçisi İbrahim Peçevi (1574-1650) tarihinde şöyle yazmaktadır: 962/1554-55 yılında, Halepli Hakem adında bir tüccar ve Şamlı Şems adında bir Efendi, şehre (İstanbul) geldiler. Her ikisi de Tahtakale semtinde büyük birer dükkân (Kahvehane) açıp müşterilerine kahve pişirip sunmaya başladı”. Bu tarihten sonra, İstanbul’da ardından da ülkenin başka kentlerinde sayıları hızla çoğalan kahvehaneler, zamanla kasaba ve köylere kadar yayıldı. Bu hızlı yayılmanın temelinde Osmanlı insanının hayat tarzı vardı.
Buralarda özellikle okur-yazar takımı, kahveyi içip yazdıklarını, hünerlerini halka gösterirlerdi. Kahvehaneler meddah ve saz şairlerinin sanatlarını sergiledikleri, esir tüccarlarının mallarını tanıttıkları yerlerdi. Yeniçeriler, memurlar, esnaf, işçiler, afyon yiyenler, esrar çiğneyenler, kahve tiryakileri, akşamcılar, tulumbacılar, hatta Yeniçeriler işsizler kahvehane ve meyhanelerin sürekli müşterileridir. Kahve böylece yaygınlaşırken, kahvehaneler de oluşmaya başladı. Ne yasalar, ne fetvalar kahve sevgisini azaltmadı, İstanbul’un dört bir yanında yer yer genel kahvehaneler açılmasına devlet engel olamadı. Öylesine yaygınlaşmaya başladı ki, Kâğıthane de çadır kahvehaneleri bile açılıyordu.
Memurlar, her meslekten insan, kadılar, müderrisler, işsiz güçsüz insanlar toplanıyorlar; kahve içerken, dama, satranç gibi oyunlar, oynayıp, çeşitli gösteriler saz şairlerinkinin ve şairlerin eserlerini izliyorlardı.
Kahvehanede ocak başında yanan kandillerin zeytinyağı dumanları ile kahvenin şurasına burasına konulan ve üç dört dakikada bir bu işe mahsus makasla fitilleri kesilmek lazım gelen yağ mumlarının dumanlarıyla birbirlerine karışır ve hava üçer beşer karış uzunluğundaki çubuk ve lülelerden buram buram tüten dumanlarla buluşunca kahvehanenin içi göz gözü görmez hale gelir. Nargilenin olmadığı zamanlarda, çanak şeklindeki bir borulu seramik lüleye tütün konur, üstüne de dayanıklı ateş-közü konur, tiryaki boru şeklindeki lüleden çeke çeke tütün içerdi. Zamanla birbirinden farklı, süslü marpuçlu nargileler yapıldıkça, nargile ile tütün içmek bir ayrıcalık haline gelirdi.

Küçüklüğümde, Hatıpların “Abdurrahman Kâğa’nın (Abdurahman Kulaksız) köy odası vardı. Özellikle akşamları mahalle cemaati orada toplanırlar, birbirinden güzel sohbetler, konuşmalar yapılırdı. İleri, yaşlı cemaat halı minderde otururlar; biz küçükler de tahtabaş denilen tahtadan yapılmış seki gibi yüksekte kuru tahtada otururduk. Tahtabaşın altındaki odun, tezeklerden birer parça alıp sobaya atardık; abdest leğenini getirir, abdest alanların eline ayağına ibrikle su dökerdik; kahve fincanları, bardakları yıkardık vb işleri yapardık.  O kuru tahtada oturmayı kendimize minnet sayar, konuşulanları dinlerdik. İşte o zamanları Abdurrahman Kağa, nargile ile tütün içerdi. Nargilenin marpucundan ağzı ile çekince, nargilenin altındaki su tokurdarken, en üstteki tömbeki” denilen ateşli tütün parlardı. Ben bir tür akıl sır erdiremezdim, nargile tokurdadıkça su kabarcıklanır, ateş yanar su ile ateş nasıl olup da birbirine karışmaz diye şaşar kalırdım.

Söğüt ağacına bitişik bir çeşit mantar olurdu; işte o mantarın kurusu nargilede iyi yanmış olmalı ki, beni ve bir iki akranımı, elimize bir keser veririler “Öz” dediğimiz dereye göndeririler, bu mantardan toplamamızı isterlerdi. Biz o mantarı söğüt ağacının gövdesinden keserle çıkarıp getirirdik, tahtabaşın altında kurutup nargilede tütün tutuşturmada kullanırlardı.

Köy kahvehaneleri ve öteki kahvehaneler, “tembelhane” olarak görüldüğü kadar, halk, insanlar orada randevulaşır, orada dertleşirler, sorunlarını, ülke sorunlarını tartışırlar, her türlü soruna orada çare bulmağa çaba gösterirler, en azından bu sorunları tartışa tartışa dertlerinden, streslerinden kurtulmuş olurlardı.

 

Eski kahvehanelerde tütün ve nargile tiryakileri bronşit illetine tutulmuş olduklarından, boğula boğula beş dakika öksürdükten sonra çıkarabildikleri bir balgamı, eğer terbiyeli bir adamlarsa peykenin önüne bıraktıkları yemenilerinin altına tükürür ve bu kadar terbiyeli ve düşünceli takımdan değilseler “Tuuuu!” diye ta kahvenin ortasına kadar fırlatırlar.

Afyon yiyenler, esrar çekenler birer tarafa uyuklayıp sayıklarlar. Battalgazi, Hamzaname, Siyer gibi kitaplar okutup dinleyerek eğlenmek lazım gelse, kitabı okumaya yeltenmiş olan heceleye heceleye kekeleye kekeleye yine bir türlü söktürüp çıkartamadığı yerlerde dinleyen insanların canlarını sıkardı.
Geleneksel kültürü koruyan mahallelerdeki kahvehaneler birer eğitim yuvalarıdır. Buralara bilinçli, aydın fikirli, aile terbiyesi almış, meslek sahibi kişiler gelirler.  Gezginci âşıklar sazları ile eski asıkların yaşam öykülerini türkülü olarak çalıp anlatırlar; ayrıca mum arkasına Hacivat- Karagöz oynatılır, halk bunları zevkle ilgiyle izlerdi. İşte bu okuma ve kültür işlevi nedeni ile Kitap, gazete, dergi gibi yayınların takip edildiği bu tür kahvehanelere kıraathane adı verilirdi. (Kıraat=okuma, kıraathane=okumahane demektir).

Günümüzde bile Kahvehanelere Kıraathane olarak ruhsat verilmektedir. 1940 lı yıllarda ilkokullarda (1.sınıflarda) Kıraat diye okuma kitapları vardı. Acaba günümüz kahvehaneleri gerçekten birer okumahane midir? Ne yazık ki, kahvehaneye gitmeyen aydınlarımız bile kitap okumuyor.
Kahvehaneler öylesine tutuldu ki, imamlar, müezzinler, sofular ve halk “kahvehanelere dadandılar mescitlere kimse uğramaz oldu” deniliyordu. Teravih namazından çıkan cemaat hemen kahvehanelere koşardı. Din bilginleri ise “kötülükler yuvasıdır, kahveye gitmektense meyhaneye gitmek daha iyi olur gibi” laflar söylüyorlardı.

lll. Murat zamanında kahvenin yasak edilmesi için sıkı tedbir alındı ise de bununla baş edilemedi. Vaizler, müftüler,  yasağı yumuşatmak için“kömür derecesine gelmemişse, içilmesinde sakınca yoktur” der oldular.

 

Tütünün H 1009 M 1600 yılında geldikten sonra da, kahvehanelerin önemi ve sayısı hızla artmaya başladı, içilen sigaralarla adeta birer kitle imha silâhına dönüştü. Kısa zamanda bu tür yerler önemli devlet memurları ve ilim adamlarının uğrak yeri oldu. Bilmiyorlardı ki o kesif tütün dumanı kansere neden olan illetti. Ölümcül veba yanında, sebebi bilinmeyen hastalıklar ölümler artınca, bu hâl, İslâm âlimleri tarafından zararlı görülmeye başlayınca, kahvehanelere karşı büyük bir tenkit başladı. XVI. yüzyıl sonlarında kahvehanelere karşı bir düşmanlık meydana geldi. Bunun sebebini, iyi vasıfların kaybolmasında aramak gerekir. Gerçekten kahvelerde kumar oynanmaya, soygunlar yapılmaya ve hatta adam öldürülmeye başlanmış, bu sebeple gerçek tiryakiler, kahvelerin semtine uğramaz olmuşlardı. Bu yüzden III. Murat zamanında çıkarılan bir fermanla bütün kahveler kapatıldı. Gizli işletenler için türlü ağır cezalar kondu. Fakat bu yasaklara pek fazla riayet edilmedi. Son olarak IV. Murad zamanında bir fermanla tütün ve kahve yasaklandı. Padişah bizzat tebdili kıyafetle tütün, içki takibine başladı. İçki ve kahvehane yasaklarına uymayan veya öyle sanılan kişilerden yüz bine yakın kişinin bu devirde katledildiğini, bazı kaynaklardan okumaktayız.
1615’te Venedikli ve 1650’de Marsilyalı tacirler de Türk Kahvesini dünyaya yayıyorlar. İtalyan gezgin Pietro della Valle tattığı ve hayran kaldığı içecekle ilgili değişik bilgileri arkadaşlarına anlatıyor.
Yüz yıl önceleri kahvehaneler, halk ozanlarının, aydınların, sanatçıların toplandıkları yerlerdi. Halk ozanları kahvehanelerde sazları ile aşıkvari öyküler (Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber) destanlar, bozlaklarla, tarih vb anlatırlardı. Buralarda aydınlar, okuma yazmanın az olduğu zamanlarda halka çeşitli kitaplar okurlardı. Çünkü o zamanları matbaa bulunduktan 270 yıl Osmanlı ülkesine geç geldiği için kitaplar elle yazılıyor, kitap bulunamıyordu. (Matbaa 1450 yılında Almanya’nın Manz şehrinde J. Gütenberg tarafından bulundu, Osmanlıya Lale Devrinde 1727 yılında gelebildi).
Son yıllardaki bazı kahvehaneler, amelelerin toplandığı, düğünlerde davul zurna çalanların toplandığı, ilgililerle randevulaştığı yerler konumundadır.
Türkiye de 1450-1500 Halk Kütüphanesine karşın, 450 bin kahvehane bulunurken, buna 1000 kadar internet kefeleri de eklersek büyük bir rakam çıkar. İşsizlerin 9 milyonu geçtiği Türkiye de, insanların iş umudu bekledikleri amele kahvehaneleri de vardır.
Ayrıca, otellere gidemeyenlerin, sabahlara kadar sandalyede oturdukları sabahçı kahvehaneleri de vardır.
Ayrıca, Erzurum da yüzyıllardan beri süregelen, âşıkların ellerinde sazları ile halka deyişleri sundukları âşıklar kahvehaneleri halen işlevlerini günümüzde de sürdürmektedir.
Kırşehir de  (1990 da 113 kahvehane,49 internet kafe,3 atari salonu ve 9 adet oyun salonu olduğunu öğrendik.

Kahvehane: 43

İnternet Cafe: 11
Kütüphane:1
Boztepe ilçemizde bulunan Kahvehane sayısı: 7

İnternet kafe sayısı: 2,

Öğretmen evi sayısı 1:
Lokal sasyısı: 1

Kütüphane sayısı: 1
Kaman ilçemizde 38 kahvehane, 11 İnternet salonu, 1 kütüphane bulunuyordu. İlçelerde, şehirlerde öylesine kahvehaneler var ki, üst üste katta, hemen alt alta yanyana açılan kahvehaneler bulunmakta. Yatacak yeri olmayan garibanlar için sabançı kahveleri de vardır ki, geceleri sandalyede uyuyan müşterileri garsonlar dürterek iki de bir çay verirler.
Köy ve kasabalarda bile artık kahve sayısı yer yer üçü beşi geçerken, bunların içinde sağcılar, solcular, gençler, yaşlılar kahvehaneleri bulunmakta. Küçük bir köyde kahvehane açılmışsa, o köye, kahvehane açılmayan köye göre, üstünlük statüsü kazandırmakta. Halen günümüze kadar devam eden Erzurum un halk ozanları kahvehaneleri vardır ki, orada halk ozanları sazları ile çalıp söyleyerek, yörenin bu kültürünü yaşatır, bir eğitim görevi yaparlar.

Yemen’den İslam ülkelerine yayılan kahve, sonraları Kahire, Bağdat ve Mekke’ye yayılıyor. Osmanlı ile de Avrupa ya geçiyor.
Kahveyi ilk olarak Yemen’de duyuyoruz. Dini ortamlarda geceleri geç saatlere kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış.

Kahvenin yapılması ayrı hüner işidir. Cezve seçiminden kısık ateşte hazırlanışına, fincanlara yavaş dökülmesinden, törensel bir dikkatle ufak ufak yudumlanmasına kadar başlı başına bir gelenektir Türk kahvesi içmek. Çoğu ailede alışkanlık haline gelen akşam yemeklerinden sonra içilen kahve, huzur vericidir. Kız isteme sırasında ise saygı ifade ederken köpüklü olan kahve, istenen kız tarafından pişirilerek el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir. Ev toplantılarında hanımlar arasında pişirilen kahve sonunda ters dönmüş kahve fincanları bakılacak fallara işaret ederek içilen kahvenin amacını sergiler. Gelen misafire önce bir fincan kahve ikram etmek makbuldür. Dünyaya Afrika’dan yayılan kahve, kahve ağaçlarının öğütülmüş tohumlarından hazırlanır. Çekirdeklerin ilk olarak, kahve ağaçlarının kendiliğinden yetiştiği Etiyopya’da kullanılmaya başlandığı sanılıyor. Bir efsaneye göre de kahve çekirdeğinin değerini ilk kez İS. 9. Arabistan’da bir çoban ortaya çıkarıyor. Kahvenin ilk yetiştirildiği yer Arabistan’dır. 15. yüzyılda Arabistan’ın güney kesimlerinde ve Yemen’de başlayan kahve tarımıyla birlikte kahve içme alışkanlığı öylesine artıyor ki, batıya doğru hızla yayılarak 16. yüzyılda Türkiye’ye oradan da17. yüzyılda Avrupa ülkelerine ulaşıyor
Ömrünün büyük çoğunu İstanbul’da geçiren Fransız yazarı Pier Loti (1850 1923) kendi adını taşıyan bu semti çok sevdiği ve uzun süre orada yaşadığı için, bu adla anılan kahvehane günümüzde bile durmakta. Eyüp sırtındaki Pierre Loti Kahvesi, bütün Haliç in tepeden görülebildiği, doğal ve sakin bir mekân.
(Pierre Loti (1850-1923), İstanbul da ismiyle anılan bir tepe mevcut, bu tepenin isminin değiştirilip değiştirilmeyeceği tartışmaları ekseninde konuşuldu ve en sonunda isminin kalması noktasında bir karara varıldı.
Pierre Loti, bir İstanbul sevdalısıydı, İmparatorluğun çok zor günlerinde O hep yanında yer aldı. Fransız kamuoyu üzerinde önemli etkileri olan biriydi: bir yazar, gezgin ve denizciydi.
O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı. Şimdi ise hükümetler devrilip hükümetler kuruluyor. Bir başka ülkeye savaş açılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor. Eğitim, güvenlik politikaları belirleniyor. Netice alınamayacağı bilindiği halde futbol, din, sanat, spor, siyaset, ekonomi üzerine ateşli konuşmalar yapılıyor.
Eskiden kahvehaneler bir mektep olarak görülürdü. Oralar adeta bir eğitim kurumu gibiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahtakale’de açılan kahvehaneler günümüzdeki gibi başıboşların ve işsizlerin vakit öldürmek için uğradığı mekânlar değil. Toplumun ileri gelenlerinin gidip beyin fırtınası yaptığı yerlerdi. Hatta kahvehanelere mektebi irfan veya halk kütüphanesi ismi de verilirdi. “Hayat Fakültesi” ismini bile veren vardı. Sait Faik, “Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında gören bir göz, işiten bir kulak, bir memleketin nabzını tutabilir” sözleriyle kahvehaneleri birer eğitim kurumu olarak gördüğünü çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Eskiden kahvehanelerde birçok meslek icra edilirdi ve kahvehaneciler birer meslek erbabıydı. Kahvehaneciler hem berber, hem dişçi hem de birer cerrah gibi çalışırlardı. 1800’lü yıllardan itibaren basın yayının da gelişmesiyle kahvehanelere gazete de girmeye başladı. Okuma yazması olan birisi kahveci tarafından alınan kitapları yüksek sesle okurdu. Kitabı okuyan kişiden içtiklerinin parası da alınmazdı.
Önce şairlerin, yazarların ve zamanın entelektüellerinin buluştukları, memleket meselelerini konuştukları tartıştıkları yerler olan kahvehaneler, dönem dönem yasaklansa da giderek sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak toplumdaki yerlerini alırlar. Mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semavi kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri gibi çeşitli adlarda kahvehaneler açılır.
Tarih boyunca bizde bir kıraathane-kahvehane kültürü gelişir. Oralarda sadece kahve içilmeyip sohbetler edilir, dertleşilir, tartışılır, şiirler söylenir, çalgı çalınır, kitap okunur, tavla, kâğıt, domino oynanır, nargile içilir. Emeklilerin kahvesi, işsizlerin kahvesi, öğrenci kahvesi, figüranlar kahvesi, davulcu çalgıcılar kahvesi, briç kahvesi… uzar gider liste. Günümüzde pek çok toplantılar, siyasi konuşmalar, site yönetimleri kahvehanelerde yapılırken, köye gelen misafir ilkin kahvehanede ağırlanır. D’Ohsson, Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığının son dönemlerinde, İstanbul’da elli kahvehane bulunduğunu belirtir. Bu sayı, III. Murat (1574-1595) döneminde altı yüze ulaşır. 19. yüzyılda sadece İstanbul’daki sayıları bir kaç binle ifade edilen kahvehaneler, yalnızca bu türden ibaret değildir.


Bu dönemde Avrupa’daki kulüp ve okuma salonlarında olduğu gibi, bazı kahvehaneler, müşterilerin çeşitli konulardaki bilgi ihtiyaçlarının karşılanması maksadıyla, bünyelerinde gazete, dergi gibi süreli yayınların bulunduğu ve çeşitli geleneksel sahne sanatlarının icra edildiği kültür mekânlarına dönüştü. Yazılı kültürün yaygın olmadığı, modernleşme öncesi Osmanlı toplumunda kahvehaneler, sözlü kültürün tesis ve devamının en önemli araçlarından birisi olmuştur. Özellikle âşık ve meddah kahvehanelerinde, sanat icra ediciler, bir taraftan kahvehane müdavimlerini eğlendirirken, diğer taraftan da onlara bir kültürel birikim aktarmaktadırlar. Ayrıca daha çok kıraathane olarak anılabilecek türden kahvehanelerde, Muhammediye, Battalname ve Hamzanâme gibi dinî muhtevalı destanımsı kitapların okunması bir gelenek hâline gelmiştir.
Tanzimat sonrası dönemde kıraathanelerin açılmaya başlaması ve yaygınlaşması, biraz da devrin şartlarıyla ilgilidir. Nitekim bu dönemde gazete ve dergi yayımcılığı başlamış ve kitap basımı da artmıştır. Ancak bu yayın organlarının şehir içerisinde sadece belli yerlerde satılması, gündelik okuma alışkanlığının hane ölçeğine kadar yaygınlaşmasını engellemiş, dolayısıyla günlük gazete ve dergi koleksiyonlarını bünyesinde barındıran okuma mekânlarının ortaya çıkmasını zaruri kılmıştır.
İlk kıraathanelerden birisi, Divanyolu üzerinde 1857’de açılan Sarafim Kıraathanesi’dir. Burası müşterileri için ilk defa gazete ve dergi bulunduran, sonraları kitap da satan bir kahvehaneydi. Ramazan gecelerinde ise Sarafim Kıraathanesi, edebî tartışmaların yapıldığı bir salon olurdu. Namık Kemal, Ahmet Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi yazarlar burada toplanır, edebiyattan matematiğe, şiirden siyasete ve sosyolojiye kadar her şeyden bahsederlerdi. A. Adnan Adıvar, burada tavla, dama, iskambil gibi oyunların yasak olduğunu, bütün neşriyatın alındığını, kıraathanenin özel bir kitaplığı bulunduğunu, münevverlerin sanki bir kütüphanedeymiş gibi buradan faydalandıklarını belirtir.  1860’lı yılların başında Münif Beyin kurduğu bir tür akademi olan Cemiyet-i İl-miyye-i Osmaniye’nin merkezinde açılan diğer kıraathanede kitapların ve gazetelerin pahalı olduğu düşüncesinden yola çıkılarak, müşterilere, Türkçe, Fransızca, Rumca, İngilizce vs. çeşitli dillerden gazeteler de sunulmaktaydı. Ayrıca burada İngilizce ve Fransızca kursları da veriliyordu. Ancak bu mekân, yalnızca cemiyetin eğitim faaliyetlerine yönelik olarak düzenlenmiş ve sınırlı sayıda müşteriye hizmet vermiştir. İstanbul’daki kıraathaneler, Sarafim çizgisi üzerinden kendi geleneklerini oluşturmuştur. Özellikle Şehzadebaşı Direklerarası’ndaki Fevziye Kıraathanesi, Divanyolu’n-daki Arif’in Kıraathanesi, Nuri-osmaniye’deki Letafet Kıraathanesi bu geleneğin en önemli parçalarıdır.

Kıraathaneler, İstanbul’da çoğunlukla Sultanahmet’ten Aksaray’a uzanan ana caddede yoğunlaşmıştır. Bu bölgenin sosyal dokusunu oluşturan bürokrat, esnaf ve entelektüel zümreleri, kıraathanelerin temsil ettiği kültürün de muhtevasını belirlemiştir. Bu kıraathaneler bir taraftan okuma mekânı niteliğini taşırken, diğer taraftan Ramazan ayındaki karagöz gösterileri, musiki fasılları ile de son dönem kültürünün taşıyıcısı olmuştur.  Bahsettiğimiz türden mekânlar daha çok bir edebiyat mahfili olan kıraathane hükmündedir. Bu kadar yoğun ve sistematik olmamakla birlikte, umumun vakit geçirdiği bazı kahvehane sahipleri, günlük gazete ve küçük bir kitaplık bulundurmaya gayret eder ve müşteri çekmeye çalışırlardı. Hatta seçkin bir müşteri tabakasını dükkânına çekmek isteyen bazı kahvehane sahipleri, kimi zaman bu durumu suiistimal ederek, tabelalarına “kıraathane” yazarlardı. Maalesef bu anlayışla, bugün de içinde kumar oynandığı hâlde kıraathane ismi verilen yerler çoktur.  Bazı edebiyatçılarımız, kahvehanelerde oluşan bu kültürel birikime dikkat çekmişlerdir. Yahya Kemal, Emirgan’daki Çınaraltı Kahvehane-si’nden bahsederken, oranın sükûnetini, Boğaz’dan esen poyraz serinliğindeki yaprak seslerini, gönlünün suların musikisine dalmasını anlatır. Samiha Ayverdi, İstanbul Geceleri isimli kitabında, İstanbul kahvehanelerini “musanna divanhaneleri andıran geniş, ferah tavanından duvarına kadar her köşesi en usta kalemkârların, oymacıların elinden çıkmış, yaldızlı nakışlı, şirvanlı havuzlu, bir yandan çubuk içilip, bir yandan en parlak şiir, edebiyat ve musiki meclislerine sahne” mekânlar olarak sunmaktadır.
19. yüzyılda sadece İstanbul’daki sayıları bir kaç binle ifade edilen kahvehaneler, yalnızca bu türden ibaret değildir. Nitekim kahvehanelerin büyük bir çoğunluğunu mahalle kahvehaneleri oluşturmaktadır. Ve bu mekânlar, özellikle son dönemlerde “zaman öldürme” yeri, “tembelhane”, konumuna gelmiş ve pek çok edebiyat dışı faaliyete sahne olmuştur. Mehmet Akif de Safahat isimli eserinde bu türden bir mahalle kahvehanesinin tasvirini yapmaktadır. O’na göre kahvehaneler “dilenci şekline girmiş sinsi cani”lerdir ve buralar ‘Şark’ın bakılmayan yarası ve harim-i kaatili’ (Doğu’yu öldüren unsur)’dir. Kahvehanenin genel çerçevesini bu şekilde belirleyen Akif, daha sonra Yahya Kemal ve Ayverdi ye göre eski kültürümüzün en önemli parçalarından birisi olarak görülen kahvehanelerimizi ve onun içerisinde teşekkül eden faaliyetleri, Şark’ın köhneliği bağlamında değerlendirir.
Kaman İlçesinin köyleri içinde ilk kahvehane Bülbüloğlu Haydar namıyla anılan Haydar Güzel’n kahvehanesi idi. 1940 lı yıllardan beri halen çocukları tarafından işletilen, 75 yıldan fazla bir zamandır hizmet veren bu kahvehanede köye gelen misafirler, devlet memurları ilkin çayla burada ağırlanırdı. Bu kahvehanede, 1950 li yılların birinde, Babaoğlu namıyla anılan Abidin Çavuş, akrabası Gamberkanın Ali (Çavuş) u tabanca ile 7 kurşun sıkarak öldürmek istemiş, fakat, Ali Çavuş kurşunları yediği halde ölmeyip kurtulmuştu. Bu kahvehanelerde nice politikacılar tarafından ne nutuklar çekilmiş, ne vaatler verilmişti.  Bu kahvehane ve ötekilerde nice nutuklar atılmış, nice toplantılar yapılmış, nice kavga ve münakaşalar yapılmış. Ayrıca bu tür toplantılarla da köyün ortak sorunları tartışılmış, böylece kahvehaneler köyün bir konferans salonu işlevi gibi, sosyal statü görevi de yapmıştır. Halen birçok kahvehane bu sosyal statü görevini de yürütmektedir. Berber dükkânlarının olmadığı zamanlarda, berberler insanları kahvehanelerde tıraş ederlerdi. Seyyar berberler kahvehanelerin içinde, önünde uygun yelerde, ayrıca evleri, harmanları, köyleri dolaşarak (yanda çok eskiden çekilen resimde görüldüğü gibi) mesleklerini yürütürlerdi. Köy berberleri, veresiye tıraş ettikleri gibi, ücretlerini harman zamanı buğdayla alırlardı. Onun için berberler, heybenin iki gözlerine koydukları traş malzemelerini eşeğe yükler, köyleri dolaşırlar; toptan ücretlerini de harman zamanı yine eşeklerle buğday olarak toplarlardı. Yörede en iyi berber Yelek ten çıkardı. Berber Ali (İstiklal Savaşı gazisi), Berber Veli, Berber Arap, Berber Sıddık gibi ismini hatırlayamadığımız nice namlı berberler Yelek Köyünden çıkardı. Bunlar komşu köyleri bile tıraş ederler. Bu ve bunların yetiştirdiği berberler, uzak büyük köylere de ücretli berber olurlardı.
Günümüzde de, kahvehanelerin, ferdî, içtimaî vs. yönlerden olumsuzluklar taşıdıkları bir gerçektir. Bu çağda, tüm kahvehaneler, kitap, gazete okunan bir kültür yuvasına dönüşmelidir. Okumayan, bilgi, kültür edinmeyen toplumlar kolay kolay asla kalkınamaz, öyleyse kahvehanelerin işlevini değiştirerek birer okumahaneye dönüştürmeliyiz.

 

 

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com

________________________________________________________________________________________________
Kaynaklar:

1-Peçevi Tarihi Cilt:1 Sf: 258
2- Güvercin. Hikmet Altınkaynak sayı 46-47 sf:11 Değişik internet siteleri.
3- Türk Halk Kültürü Araştırmaları R. Bahar Akarpınar sf: 22-23

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın

VEFAT HABERLERİ

TAKVİM

Haziran 2026
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930